TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVALARINDA YEMİN
Yemin, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 225 vd. düzenlenmektedir. HMK m. 255’te yeminin konusu düzenlenmektedir: ‘’Yeminin konusu, davanın çözümü bakımından önem taşıyan, çekişmeli olan ve kişinin kendisinden kaynaklanan vakıalardır. Bir kimsenin bir hususu bilmesi onun kendisinden kaynaklanan vakıa sayılır.’’ Devam eden maddelerde de yemine konu olamayacak vakıalar, yemin teklifi, yemine davet ve yemin etmemenin sonuçları düzenlenmiştir.
İNANÇLI İŞLEM NEDİR?
İnançlı işlem yani inanç sözleşmesi, inanan ve inanılan arasında gerçekleştirilen, inananın teminat oluşturmak ya da yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şeyi veya hakkını inanılana devrettiği, inanılanın da anlaşmadaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren sözleşmelerdir. İnan taraf kazandırıcı işlem ile sahip olduğu malı devrederken, inanılan taraf da borçlandırıcı bir sözleşme ile bazı yükümlülükler altına girmektedir. Amaç gerçekleşince ya da süre dolunca hak veya nesne tekrar inanana devredilir.
İNANÇLI İŞLEM SEBEBİYLE TAPU İPTALİ VE TESCİLİ DAVASI
İnançlı işlem yani inanç sözleşmesi ile inanan, mülkiyet hakkını belli bir amaç ve süre ile inanılana devretmekte süre dolmasına veya amacın gerçekleşmesine göre sözleşme konusu mülkiyet hakkı tekrar inanana devredilmelidir. Tapu iptali davası ile gayrimenkulün eski sahibine dönüşü sağlanabilmektedir. İnançlı işlem sebebiyle hak kaybına uğrayan inanan, tapu iptali ve tescil davası açabilmektedir.
DELİL VE İSPAT
İnanç sözleşmesinin varlığı kural olarak yazılı delil ile ispatlanmalıdır. Tarafların imzasını taşımalı ve inanç sözleşmesini ortaya koymalıdır. HMK m. 202’ye göre uygun nitelikte delil başlangıcı bulunması halinde inanç sözleşmesi tanık dahil her türlü delille ispat olunabilir. Yazılı delil ya da delil başlangıcı mevcut olmasa dahi inanç sözleşmesinin ikrar, yemin gibi kesin deliller ile ispatı mümkün olmaktadır.
Uyuşmazlıkların çözülmesinde 05/02/1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı dikkate alınmaktadır. Bu karara göre ise inanç sözleşmesi ancak yazılı delil ile kanıtlanabilmektedir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır. Kısaca, inanç ilişkisinin varlığını kabul edebilmek için yazılı bir sözleşmenin açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belgenin varlığı aranır. Yazılı delil başlangıcı niteliğinde belge varsa HUMK’nun 292.maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir. Kararda yemine ilişkin kısım da bulunmaktadır. ‘’Yazılı bir belgenin veya yazılı bir delil başlangıcının bulunmadığı durumda, iddia sahibinin son başvuracağı çare karşı tarafa yemin teklif etmektir. Yemin 1086 sayılı HUMK’nın 337 ila 362. maddelerinde (6100 sayılı HMK’nin 225 ila 239. maddeleri) düzenlenen ve davayı sonuçlandıran yasal ve kesin delildir.’’ denmektedir. Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin birçok kararında ispata ilişkin olarak HMK m. 189 ve 192. maddelerine atıf yapılarak delillerin yalnızca kanun ile belirlenebileceği, kanunda bir sınırlama yapılmamışsa ispat olgusunun içtihadı birleştirme kararı dahi olsa Yargıtay kararı ile sınırlandırılamayacağı gerekçesini içeren karşı oy yazıları da yer almaktadır.
YARGITAY KARARLARI
Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2014/12740 E., 2015/14710 K., 16/12/2015 T.
‘’İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hem de taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz. Somut olaya gelince; yukarıda değinilen ilkeler gözetildiğinde davacının iddiasını 05/02/1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı bir belge ile kanıtlayabileceği, ancak davacı tarafından böyle bir belgenin de ibraz edilmediği açıktır. Ne var ki; davacı taraf davacı dilekçesinin deliller bölümünde açıkça yemin deliline de dayanmıştır. Yazılı bir belgenin veya yazılı bir delil başlangıcının bulunmadığı durumda, iddia sahibinin son başvuracağı çare karşı tarafa yemin teklif etmektir. Yemin 1086 sayılı HUMK’nın 337 ila 362. maddelerinde (6100 sayılı HMK’nin 225 ila 239. maddeleri) düzenlenen ve davayı sonuçlandıran yasal ve kesin delildir. 05/02/1947 tarih, 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca iddiasını yazılı delille kanıtlayamayan kimsenin karşı tarafa yemin teklif etme hakkının bulunduğu sabittir. Oysa eldeki davada davacıya bu olanak tanınmamıştır. Hâl böyle olunca; davacıya yemin teklif etme hakkının hatırlatılması, bu hakkın kullanılması halinde hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, değinilen yön göz ardı edilerek sonuca gidilmiş olması doğru değildir. Davacı ve asli müdahilin temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerle (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 16.12.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.’’
Yargıtay 14. Hukuk Dairesi 2013/12550 E., 2014/420 K., 09/01/2014 T.
‘’İnanç sözleşmesi, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.
Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, taraflar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) “delil başlangıcı” niteliğinde bir belge varsa 6100 sayılı HMK’nın 202. maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.
Yazılı delil veya “delil başlangıcı” yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HMK m.188) yemin (HMK m. 225 vd.) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde mahkemenin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir.
Bu ilkeler ışığında somut olaya gelince;
Davacı, davalı B. Ç. dünürü olduğunu, kızı Sevilay ile damadı Mehmet’in nişanlı olduğu dönemde dava konusu 104 ada 24 ( imar uygulaması ile 104 ada 61, 62, 63 ve 64 ) parsel sayılı taşınmazın yarı yarıya satın alındığını hisseli olarak tescil edilmesinin mümkün olmaması nedeniyle davalıların murisi H. Ç. adına tescil edildiğini, buna ilişkin 31.08.1998 tarihli belgenin düzenlendiğini ileri sürerek tapu iptali ve tescil, bu istem kabul edilmediği takdirde taşınmazın rayiç değerinin davalılardan tahsilini istemiştir.
Bu durumda, mahkemece davacının inanç sözleşmesine dayandığının kabulü ile tapu iptali ve tescil isteğinin yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda incelenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken davacının talebi hatalı şekilde nitelendirilerek harici satış sözleşmesinin geçerli olmadığından bahisle tapu iptali ve tescil isteminin reddine karar verilmesi doğru değildir.
Öte yandan, inanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı öngörülmediğinden Borçlar Kanunu’nun 125. maddesi hükmü gereğince zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir. Borçlar Kanunu’nun 128. maddesi gereğince de zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihte başlar. Bu gibi davalarda zamanaşımının başlama tarihi, inanç sözleşmesine dayanan kişinin ferağ verileceği umudunu yitirdiği tarih olarak kabul edilmektedir. Davacı ferağ umudunu kaybettiğini dava açmak suretiyle gösterdiğinden açılan dava zamanaşımı süresi içindedir.
Mahkemece, açıklanan bu hususlar gözardı edilerek yazılı gerekçe ile davanın reddi doğru görülmemiş, bu sebeple hükmün bozulması gerekmiştir.’’
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2020/3041 E., 2020/5779 K., 05/10/2020 T.
‘’Asıl dava elatmanın önlenmesi ve ecrimisil, birleşen dava inanç sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
Hukuk yargılamasında ispat araçlarından olan “Yemin” 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 225 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Yasa’nın 225. maddesine göre, yeminin konusunu, davanın çözümü bakımından önem taşıyan, çekişmeli olan ve kişinin kendisinden kaynaklanan vakıalar teşkil eder. Bir kimsenin bir hususu bilmesi onun kendisinden kaynaklanan vakıa sayılır. Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği vakıalar, bir işlemin geçerliliği için, kanunen iki tarafın irade açıklamalarının yeterli görülmediği hâller ve yemin edecek kimsenin namus ve onurunu etkileyecek veya onu ceza soruşturması ya da kovuşturması ile karşı karşıya bırakacak konular yemin konusu olamaz (6100 sayılı HMK mad. 226).
Uyuşmazlık konusu vakıanın ispatı için yeminden başka delili olduğunu beyan etmiş olan taraf da yemin teklif edebilir. Yemin teklif olunan kimse, yemini edaya hazır olduğunu bildirdikten sonra, diğer taraf teklifinden vazgeçerek başka bir delile dayanamaz ve yeni bir delil de gösteremez. Yemin teklif edilen kimse, duruşmada bizzat hazır bulunmadığı takdirde, kendisine yemin için bir davetiye çıkarılır. Yemin davetiyesine, yemine konu hususlar hakkında sorulacak sorular ile geçerli bir özrü olmaksızın yemin için tayin olunan gün ve saatte mahkemeye bizzat gelmediği veya gelip de yemini iade etmediği yahut yemini eda etmekten kaçındığı takdirde, yemin konusu vakıaları ikrar etmiş sayılacağı yazılır (6100 sayılı HMK mad. 227-228). Yemin için davet edilen kimse, tayin edilen gün ve saatte mahkemede geçerli bir özrü olmaksızın bizzat hazır bulunmaz yahut hazır bulunup da yemini iade etmez ya da yemini eda etmekten kaçınırsa yemin konusu vakıaları ikrar etmiş sayılır. Kendisine yemin iade olunan kimse, yemin etmekten kaçınırsa yemin konusu vakıa ispat edilememiş sayılır. Yeminin konusunu oluşturan vakıa, her iki tarafın değil, yalnızca kendisine yemin teklif edilen tarafın şahsından kaynaklanıyorsa yemin iade edilemez.
HMK’nin 233. maddesi uyarınca, yemin mahkeme huzurunda eda olunur. Hâkim, yeminin icrasından önce yemin edecek kimseye, hangi konuda yemin edeceğini açıklar, yeminin anlam ve önemini anlatır ve yalan yere yemin etmesi hâlinde cezalandırılacağı hususunda dikkatini çeker. Yemin edecek kimse, yemin konusunun yeterli açıklıkta olmadığını ileri sürerse; hâkim, karşı tarafın görüşünü aldıktan sonra derhâl bu konuda kararını verir. Değinilen madde gereğince yemin, “Size sorulan sorular hakkında, gerçeğe uygun cevap vereceğinize ve hiçbir şey saklamayacağınıza namusunuz, şerefiniz ve kutsal saydığınız bütün inanç ve değerler üzerine yemin eder misiniz?” şeklinde yöneltilir ve yemin teklif edilen kimse tarafından “Bana sorulan sorular hakkında gerçeğe uygun cevap vereceğime ve hiçbir şey saklamayacağıma namusum, şerefim ve kutsal saydığım bütün inanç ve değerlerim üzerine yemin ediyorum.” denilmek suretiyle eda edilmiş sayılır.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 237 ve müteakip maddeleri uyarınca, hâkim, eksik olan noktaları tamamlamak veya açık olmayan hususları aydınlatmak için yeminin konusu ile bağlantılı gördüğü soruları yemin eden kimseye sorabilir. Hâkim, yemin eden kimsenin beyanını dinleyip tutanağa geçirir ve yazılanları yüksek sesle huzurunda okur; beyanında ısrar edip etmediğini sorar ve verilen cevabı tutanağa kaydeder. Yemin kesin delil olup özel usul kurallarına ve merasime tabidir.
Somut olaya gelince, davalı-birleşen dosya davacı vekili tarafından yemin metni hazırlanıp, asıl dosya davacısına tebliğ edildikten sonra, 07.01.2016 tarihli celsede hakim tarafından yemin metni okunduktan sonra, yemini eda edecek olan davacının iş ilişkileriyle ilgili yemin metninde yer alan bir kısım vakıalarla ilgili bilgisi olmadığından bu vakıalara ilişkin yemin eda edemeyeceğini bildirdiği, daha sonra mahkemece yemin metni aynen tekrar ettirilmeden ‘’Bana sorulan sorulara gerçeğe uygun cevap verdiğime, hiç bir şey saklamadığıma namusum şerefim ve kutsal saydığım tüm inanç ve değerlerim üzerine yemin ediyorum.’’ şeklinde beyanı alınmak suretiyle yemin merasiminin tamamlandığı, yapılan yeminin uyuşmazlığı çözmeye elverişli olmadığı anlaşılmaktadır.
Buna göre, yukarıda açıklanan hususlar göz önünde bulundurularak mahkemece, öncelikle yemin teklif eden davalı tarafa kesin süre verilerek, taraflar arasındaki inançlı işlem iddiasıyla ilgili yemin metni hazırlanmasının istenmesi, hazırlanacak yemin metni mahkeme hakimince denetlenerek davacı tarafın itirazları da dikkate alınıp davacının bilgisi dahilinde olabilecek hususlar dikkate alınarak yemin metninin düzenlenmesi, karşı tarafın yemini kendisine teklif edilen yemin metni çerçevesinde eda etmesinin sağlanması, ondan sonra hasıl olacak sonuca göre asıl dava ve birleşen dava hakkında bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde usulüne uygun eda ettirilmeyen yemine göre birleşen davanın ispat edilemediği gerekçesiyle reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.
Mahkeme kararının, yukarıdaki gerekçeyle bozulmasına karar verilmesi gerekirken, onanmasına karar verilmesi doğru olmadığından davalı birleşen dosyada davacı vekilinin karar düzeltme talebinin kabulüne karar vermek gerekmiştir.’’
Yargıtay 14. Hukuk Dairesi 2013/8805 E., 2013/12738 K., 03/10/2013 T.
“Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil, ikinci kademede tazminat isteğine ilişkindir.
Davalı, davanın reddini savunmuş, karşı davası ile de elatmanın önlenmesini istemiştir.
Mahkemece, asıl davada tazminat isteminin kabulüne, karşı davada ise tazminat yatırıldığında elatmanın önlenmesine karar verilmiştir.
Hükmü, taraf vekilleri temyiz etmiştir.
İnanç sözleşmesi, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.
Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) “delil başlangıcı” niteliğinde bir belge varsa 6100 sayılı HMK’nın 202. maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.
Yazılı delil veya “delil başlangıcı” yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HMK m.188) yemin (HMK m. 225 vd.) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde mahkemenin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir.
Davacının iddialarını yazılı delil veya delil başlangıcı niteliğindeki bir belgeyle ispatlayamadığı dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Ancak davacının yemin deliline dayanmış olmasına rağmen yemin hakkı kullandırılmadan yukarıda açıklanan ilkelere aykırı olarak tescil isteminin reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bu sebeple hükmün bozulmasına karar verilmiştir.”
Yargıtay 14. Hukuk Dairesi 2015/10500 E., 2018/2493 K., 29/03/2018 T.
Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil ya da tazminat istemine ilişkindir.
Davacılar vekili, davalının müvekkili …. babası, diğer müvekkili …. kayınpederi olduğunu, davalı adına kayıtlı 31 ada 20 parselde bulunan 1 no’lu bağımsız bölümün, müvekkili ,,,, ait dükkanın satışından elde edilen para ve düğünde takılan altınlarla satın alındığını, ayrıca dairede müvekkillerinin oturduğunu, her türlü tamir ve tadilat işlerinin müvekkillerince yapıldığını ve masraflarının da onlar tarafından karşılandığını ileri sürerek davalı adına kayıtlı tapunun iptali ile müvekkilleri adına tescilini, olmadığı taktirde dairenin dava tarihindeki rayiç bedelinin davalıdan tahsilini talep etmiştir.
Davalı vekili, davacı tarafın iddialarının doğru olmadığını, müvekkilinin 1982 yılında emekli olup aldığı tazminat ile birlikte adına kayıtlı olan arsayı da satarak dava konusu daireyi satın aldığını, davacıların dairede kira vermeden oturmalarının müvekkilinin oğlu ve gelini olmalarından kaynaklandığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, davanın kabulü ile 31 ada 20 parsel sayılı taşınmazda davalı adına kayıtlı 1/4 payın iptali ile 1/2’sinin davacı …, 1/2’sinin davacı … adına tesciline karar verilmiştir.
Hükmü, davalı vekili temyiz etmiştir.
İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir.
İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır.
İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye “inanan” adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de “inanılan” denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise “inanç konusu şey” olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.
İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.
İnanç sözleşmesi, 5.2.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.
Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, taraflar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) “delil başlangıcı” niteliğinde bir belge varsa 6100 sayılı HMK’nın 202.maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.
Yazılı delil veya “delil başlangıcı” yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HMK m.188) yemin (HMK m.225 vd.) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde hâkimin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 09.12.2015 tarihli, 2014/14-516 E. 2015/2838 K. sayılı kararı da bu doğrultudadır.)
İnanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden Borçlar Kanunu’nun 125. maddesi hükmü gereğince inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalarda zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir.
Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında somut olaya gelince; davacı vekili 17.07.2013 tarihli dava dilekçesinde açıkça yemin deliline dayanmış olup mahkemece, davalı tarafa yemin teklif edip etmeyecekleri hususunun sorularak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, davacı tarafa yemin teklif etme hakkı hatırlatılmaksızın eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş; bu nedenle hükmün bozulması gerekmiştir.
Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2019/1663 E., 2019/3078 K., 16/05/2019 T.
‘’Uygulamada mesele, 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.
Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanun’un yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır.
Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötüniyetli ve haksız gizlemeler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira TBK’nin 509. maddesindeki “Vekilin, kendi adına ve vekâlet veren hesabına gördüğü işlerden doğan üçüncü kişilerdeki alacağı, vekâlet verenin vekile karşı bütün borçlarını ifa ettiği anda, kendiliğinden vekâlet verene geçer.” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan TBK’nin 19. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.
İçtihadı Bileştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi açısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirilegelmektedir.
Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.
İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hemde taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz.
05.02.1947 tarihli 20/6 sayılı İnançları Birleştirme kararı uyarınca, inançlı işleme dayalı iddianın, şekle bağlı olmayan yazılı delille kanıtlanması gerekeceği kuşkusuzdur.
Şayet, ispat külfeti kendisinde olan tarafın yazılı bir belgesi yok ise ancak taraflar arasında gerçekleştirilen mektup, banka dekontu, yazışmalar gibi birtakım belgeler var ise bunların yazılı delil başlangıcı sayılacağı ve iddianın her türlü delille kanıtlanmasının olanaklı hale geleceği sabittir. Şayet, yazılı delil başlangıcı sayılacak böylesi bir olgu da bulunmuyor ise iddia sahibinin son başvuracağı delilin karşı tarafa yemin teklif etme hakkı olduğu da şüphesizdir.
Somut olaya gelince; dava konusu … ada … parsel sayılı taşınmazdaki 18 nolu bağımsız bölümün davacıların mirasbırakanı … tarafından 26.10.2005 satış suretiyle davalılardan …’a devredildiği, …’un da 11.07.2008 tarihinde diğer davalı …’ya satış yoluyla temlik ettiği, davalılardan …’nin 28.10.2005 tarihinde Türkiye İş Bankası Erdemli şubesinden konut kredisi kullandığı anlaşılmıştır. Konut kredisinin çekildiği bankadan gelen müzekkere cevabında anılan 35.000,00-TL kredinin davacıların mirasbırakanı …’a ödendiği, kredi ödemelerinin kim tarafından yapıldığının tespit edilemediği bildirilmiştir. Davacılar çekişme konusu taşınmazın temlikinin inançlı işleme dayalı olduğunu, taşınmazın devrinden sonra alınan banka kredisini mirasbırakanlarının ödediğini iddia ederek dava dilekçesi ile bir takım banka dekont fotokopilerini dosyaya ibraz etmiş, ne var ki ibraz edilen dekontların okunabilir asılları dosyada bulunamamıştır.
Hemen belirtmek gerekir ki; taraflar arasındaki ilişki ve çekişmenin çözüme kavuşturulması bakımından yukarıda değinilen İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı belge ile ispatı gerekmekte ve fakat böylesine bir belgenin bulunmadığı anlaşılmakta ise de; davacıların sunmuş olduğu dekontların bu ilişki ile bağlantılı olduğunun saptanması halinde delil başlangıcı teşkil edeceği ve çekişmenin giderilmesinde göz ardı edilemeyeceği, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 202. maddesi hükmü gereğince delil başlangıcı sayılabilecek belgelerin bulunması halinde tanık dinletilmesinin mümkün olduğu açıktır.
Aynı kanunun 227/1 maddesi; “Uyuşmazlık konusu vakıanın ispatı için yeminden başka delili olduğunu beyan etmiş olan taraf dahi yemin teklif edebilir.” şeklinde kat’i delil olan yemin teklifini düzenlemektedir.
Davada taraflardan herhangi birisi istek ve savunmasının ispatı için takdiri veya kanuni(kesin) delillerden herhangi birisi ile birlikte hasmına yemin yöneltmiş olursa bu durumun ispatın yalnız yemine bırakıldığı, gösterilen diğer delillerden vazgeçildiği şeklinde yorumlanamaz. (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeler Usulü, 6. Baskı, cilt 3, sh:2493) Bu durumda tarafın diğer delillerinden vazgeçmediği ve münhasıran yemin deliline dayanmadığı gözetilerek ilk önce diğer delilleri incelenir, diğer delillerle iddia veya savunma ispat edilemediği takdirde yemine başvurulur.
Hâl böyle olunca; öncelikle kredi ödemesine ilişkin dekontların okunabilir asıllarının ibrazının sağlanması, dekontların davacıların elinde bulunması hususu da gözetilerek delil başlangıcı niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi, bu nitelikte sayılması durumunda dosyadaki tüm deliller birlikte değerlendirilerek çekişme konusu taşınmazın inançlı işlem kapsamında davalıya devredildiği kanaatine varılması halinde, kredi borcunun kim tarafından ödendiği üzerinde durulmak suretiyle, bu aşamada 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 97. maddesindeki düzenleme de gözetilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir.’’
Yorum yaz